Sayfalar

27 Eylül 2010 Pazartesi

Pazar sendromumu mutfakta atlattım..


Bugün Pazar. Haftanın birkaç günü bizi idare edecek kadar yemek pişirmek için mutfakta tencerelerimin başına geçtim... Yemek yapmak oldum olası zevk aldığım birşey ve bu konuda gerçekten başarılıyım (Ben demiyorum, yiyenlerin takdiri :)) Yeni evliler de dinlesin siz de kocanıza muhteşem bir menü yapabilirsiniz!!


Bu haftanın ana menüsü belli. Geçen alışverişte iki kişilik parça et almıştım. Şimdi elimdeki et bir rivayete göre Bonfile olabilir ya da belki Antrikot ya da Fileto ?!?! Neyse etten hiç anlamadığım anlaşıldı ama siz Bonfile gibi düşünün.


Eskiden annem düdüklüde çok güzel et pişirirdi.. domates soslu.. ondan yapmaya karar verdim. Aldım etleri, haşlamaya başladım. Haşladım çünkü düdüklü tencerem olmadığı için başka türlü pişmeyebilir. Dedim ki bir de kendi kendime 'bunun suyuna da çorba yaparım'. Neyse aldım arpacık soğanlarını soydum bir güzel, sonra da attım tek parça halinde tencereye, biraz yağda soteledim. Tabi gözlerimden akan yaşlar sel oldu soğanları soyarken. Sonra biraz salçayı suda eritip domates sosla da karıştırıp koydum soğanların üzerine (İsteyenlere yemeklerin tarifini ayrıntılı olarak veririm :))


Buraya kadar sorun yok. Peki çorba?? Onun için de soğan lazım. Bu sefer bir büyük soğanı soyup doğradım minicik minicik. Değişik bir Ezogelin çorba için. Bunları yaparken dedim ki patatesler bozulacak, bari onlardan da püre yapayım etin yanına. Ama salçalı soğanlı püre. Yani patatesli börek içine yapılan iç gibi. Haydaaa bir de bunun için gereksin mi soğan! Al bakalım soğanı doğra tekradan salya sümük. Onu da yaptıktan sonra salataya soğan koymaya mecalim kalmadı artık. Halbuki bu yemekleri önceden planlasaydım, 3 tane soğanı robotta doğrayıp bi seferde kurtulsaydım hem yarım saat kazanacaktım hem de gözlerim yanmayacaktı.


Şimdi asıl önemli noktaya geldik :) Bugün öğrendiğim üç önemli mutfak püf noktası.. (Belki benden başka herkes biliyordur ama olsun :)) Birincisi, etler haşlanırken asssla tuz koyma!! Daha önce yaptığımda etlerin neden sert olduğunu bugün anladım :) Haşladıktan sonra, etleri sosla pişirirken bitmeye yakın atmak gerekiyormuş tuzu.


İkinci önemli bilgi, bakliyatı pirinç gibi sıcak suda tutmamak gerekiyor. Soğuk suda yıkayıp haşlamak ya da yıkadıktan sonra direk yemeğe koymak gerek. Bu bilgiyi de sevgili anneciğim, Nur'cuğumdan öğrendim :) Dediğine göre kaynar suda bekletince bakliyatın haşlanması gecikirmiş...


Son olarak da, tane karabiber et yemeklerine konduğunda hem acılığı gidiyor hem de muhteşem bir lezzet katıyor..


Eveeet sevgülü hanumlaaa, bu mutfak seansı burda bitti. Bugünkü yemek gerçekten en iyi et yemeği performansımdı (hatta en iyi menü performansım). Hem yemekler çok güzel oldu hem de Pazar günü sendromumdan sevdiğim birşeylerle uğraşarak kurtulmuş oldum..


Blogumda da hem performansımı paylaşmak hem de edindiğim püf noktalarını aktarmak istedim. Herkese afiyet olsun :)

20 Eylül 2010 Pazartesi

Veee tüm mekanlar harikalar diyarına dönüşmüştü!!


16 Eylül akşamı İstanbul, ülkemizde ilk defa gerçekleştirilen bir organizasyona ev sahipliği yaptı. Vogue dergisi tarafından global çapta düzenlenen Fashion's Night Out 2010 İstanbul'da 3 yerde birden modayla uzaktan yakından ilişkisi olan, birbirinden farklı değişik kitleleri biraraya getirdi. Ben İstinye Park'taki organizasyona katıldım ancak Bağdat Caddesi ve Nişantaşı'nı da izlemeye çalıştım. O taraflara gidenlerin izlenimleri de benim İstinye Park'ta gördüğümden farklı değildi.
Bugün hevesle gazeteleri açtığımda ise İstanbul Fashion's Night Out'un beklediğim yoğunlukta bir ilgiyle karşılanmamış olduğunu gördüm. Oysa ki katılım gerçekten yüksekti. Bu organizasyonu bir alışveriş çılgını olarak ya da çoğumuzun maaşından daha fazla para eden ayakkabı tasarımlardan bahsederek geçirmek için yazmıyorum. Bu meseleye eğilmemin iki nedeni var. Bunları aşağıda ayrı ayrı açıklamak istiyorum..

Bu konuyu yazdım çünkü bu tür organizasyonların ülke ekonomisine katkıda bulunacağını düşünüyorum. Dün katıldığım organizasyon gerçekten dünya standartlarında bir organizasyondu. Vogue dergisinin Milano'da yaptığı organizasyonun (tasarımcıların katılımı haricinde) neredeyse aynısını gerçekleştirmeyi başarmış bir organizasyon.. Çok fazla indirim olmasa da, çoğu kişi gündelik hayatında girmediği, ürünlerini görmediği mağazalara girme, tasarımları inceleme hatta üzerinde deneme fırsatı buldu. Hatta bunu izzet, ikram ve müthiş renkli bir ortam içerisinde gerçekleştirebildi. Bir kot deneyip ayna karşısında bakmak yerine kameralar karşısında podyumda yürüdü. İstediği kıyafetle Vogue dergisinin kapağı için poz verdi (bu fotğraflar Vogue dergisi Facebook'unda yayınlanacak) ya da dışarıda kurulmuş olan dev ekranlarda, podyumda yürür gibi geçtiği beyaz koridor içerisinde kendisini seyretme (hatta seyrettirme) şansını yakaladı. Bazıları çok merak ettiği ünlüleri canlı canlı gördü, bazıları da gerçekten alışverişin tadını çıkardı. Tüm mağazalarda çeşitli etkinlikler vardı. Piyano resitalinden DJ gösterisine, dans performanslarına kadar.. Orası sanki hergün seyrettiğimiz televizyonun ekranı değil içi gibiydi.

Ama gelin görün ki, herkesin en kolay eriştiği gazete eklerinde, konuyla ilgili yazarların köşelerinde hakettiği ilgi ve övgüyü bulamadı. Ya da oranizasyonun bitişinden 2 gün sonra yayınlanan haftasonu eklerinin birkaçında yer bulabildi. Belki de gazeteciler artık yorumu, bu işe baş koyan ve gerçekten bazısı çok başarılı olan moda bloggerlarının detaylı ve kapsamlı yayınlarına bıraktı.. Bayrağı bloggerlara teslim etti.. Ancak bloglar yalnızca ilgili kişiler tarafından özellikle konu ile ilgili birşeyler okumak için bilinçli olarak girilen siteler. Haliyle modayı tasarımcıların ve pahalı dükkanların tekelinden çıkarıp sokaktaki vatandaşla tanşırmak isteyen bu organiasyon da yine sadece ilgilenenlere hizmet veren moda bloglarıyla ve moda siteleriye sınırlı kaldı. Oysa ki ben bu tarz organizasyonların tekrarlanması ve daha da çok katılımcıya ulaşabilmesi, hatta turist çekebilmesi, İstanbul'un insanların alışveriş için yurtdışına çıkmaya gerek duymadığı bir merkez olabilmesi için çaba sarfedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii bilinçsiz alışveriş yapan bir toplum yaratarak değil, aksine, insanlara modayı ve markaları tanıtıp daha da bilinçlenmelerini sağlayarak..

İkinci tartışılmasını beklediğim konu ise işin sosyal boyutu. Sanırım bu organizasyonda sosyologların bile ilgisini çekecek, ülkeyle ilgili ufuklarını genişletecek manzaralar vardı. Öncelikle şunu söylemeliyim ki (sadece 27 yaşında olmama ve 10 sene öncesinde onlarla aynı yaşta olmama rağmen) hollywood "celebritiy" leri yani ünüleri aasında moda olan ne varsa ülkemizde 14 yaşındaki kızlar ve oğlanlar tarafından uygulanıyor. Ben sosyolog değilim bu nedenle, kalkıp da "küçük sırlar" gibi dizileri sosyoekonomik açıdan değelendirecek de değilim (tabi kendime ait görüşlerim var ama bana kalsın :)). Ancak dün gördüğüm kadarıyla ortalıkta 14-15 yaşında bir sürü Ayşegül, Çetin, Merve vardı. Bir yandan İstinye Park'a gelmek için bindiğim taksinin şoförünün dramı, diğer tarafta o taksicinin bir aylık kazancından fazlasını bir çantaya veren ortaokullu kızlar.

Türkiye mi bölünüyor?? İstanbul mu?? İnsanlar zaten ekonomik zeminde bu kadar ayrışmışken hangi bölünmeden bahsediyoruz acaba??

2 Eylül 2010 Perşembe

TarkaAaAaAaAaAaNNNN!!!!

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu post Türkiye'nin yetiştirip dünya starları arasına kattığı bir tanecik MEGAstar Tarkan ile ilgili :)


Müzik piyasasına ilk adım attığında tüm çocuklar ve yeni yetme genç kızlar tarafından bağırlara basılıp, ebeveynler tarafından "ayy bu ne ayol ne sinir çocuk" yorumlarına maruz kalan Tarkanla benim de ilk tanışmam, ilkokul 3.sınıfta olduğum döneme denk geliyor.. O zamana kadar da sevdiğim şarkıcılar mutlaka olmuştur ama onunla tanışmam bambaşkaydı. Onu televizyonda gördüğüm anda büyülenmiştim (daha o yaşta:)). Annemin eteklerine yapışıp "anne noooolur, nolur alalım anneeeee" diye diye anneme kasetini aldırtıp şimdi hatırlayamadığım kadar uzuuuuun bir süre boyunca şarkılarını mırıldanmıştım. 1992 yılının Aralık ayında çıkan "Yine Sensiz" albümü, 1 milyon kişiyle birlikte benim de dilime pelesenk olmuştu. Öyle ki artık "Zeyneeeeep!" diye seslenildiğinde "Aslaaaaağğğğ, asla vazgeçemem senden aslağğğğ" diye yanıt verir olmuştum. Sonra 1994'te Dön Bebeğim, Kış Güneşi, Unutmamalı ve adını sayamadığım hepsi birbirinden güzel 13 hit şarkının olduğu "Aacayipsin" albümüyle Tarkan sevenlerine seven, hayranlarına hayran ekledi.


O dönem hatırlıyorum da benim için Tarkan'ın albüm kapağını silmek dişimi fırçalamak, okula gitmek gibi hayatımın bir parçası olmuştu. Kasetini de bir an olsun yanımdan ayırmazdım. Biz çocukken öyle ipodmuş, görüntülü mp3 çalarmış,telefonmuş filan yoktu. Yanında mı istiyosun kardeşim ya albüm kapağını taşıyacaksın ya da resimini kesip gazeteden cüdanına koyacaksın! Bu arada gazete demişken, gazeteler o zamanlar dev boy poster verirdi (aman yarabbi teyze gibi hissediyorum kendimi sanki 1950'lerden bahsediyorum!) Ben de gazete ve dergilerden çıkan posterlerinden en beğendiğim küçük posterini başucuma, kendi boyuyla birebir dev posterini de yatağımın ayakucuna asmıştım. Kaset kapağı gibi arada onları da silerdim :)

Türkiye'de 2, Avrupa'da ise 1 milyon satan "Şıkıdım" dinlenmeye devam ederken 1997 yılında "Ölürüm sana" geldi.. Herkes benim kadar beğenmiş olacak ki, 4,5 milyon sattı. Bu arada geçen süreç içerisinde annemi bile hayran kitlesine kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Yaşasaydı eminim anneannem hatta dedem bile hayran olurdu (hele de Müzeyyen Senar'la düet yaptığı Benzemez Kimse Sana eserinin de olduğu Türk Sanat Müziği parçalarından sonra :)) Babamı da "Unut Beni" adlı şarkısıyla yakasından kavrayıvemiştir..



4 senelik aradan sonra, 2001 yılına geldiğimizde artık kaset kapaklarını silmeyen, müzik tarzını da oldukça değiştirmiş, Tarkandan asla vazgeçmese de önce kendini metal ve rock, sonra da caz müziğe kaptırmış taze bir lise mezunu olan ben, "Karma" albümü ile birlikte yeniden CD playerımda Tarkanla, kovboy çizmelerimi toprağa vurup tozuta tozuta "Kuzu Kuzu" dolanmaya başladım :) O yaz, Tarkan'ın karavan camından sarkıp elma yediği klibini izlicem diye arkadaşlarımı "yae tamam yaee geliorum iki dakka daha bekleyin yaee" diyerek defalarca ekmişliğim olabilir, mümkündür.. Bu albümünden de milli takıma marş olmuş şarkısı Taş, Sen başkasın, Nazan Öncel imzalı Hüp, Yandım gibi insanı mest eden hit şarkılar çıktı.



Veee Tarkan dur durak bilmiyordu sayın seyircileeeerrrr! 2003 yılında yaza damgasını vuran "Dudu" albümü, 1997 yılında kendi kurduğu prodüksiyon şirketi Hitt Production tarafından çıkarıldı. Dudu albümünü, 2006 Nisan'da İngilizce albüm "Come Closer" izledi. Veee çok geçmeden, 2007 Aralık 'ta, bambaşka bir imajla (kısacık saçları ve takım elbisesiyle) Tarkan Metamorfoz albümüyle karşımızdaydı. Bana uzuuuun mu uzun gelen 3 sene aradan sonra ise Temmuz 2010'da "Sevdanın Son Vuruşu" adlı muhteşem albümü ile yine sadece yeni yetme genç kızları değil onların annelerini ve anneannelerini de kapsayan 3 kuşağı kendine hayran bıraktığını düşünüyorum. Çünkü onun müziğindeki kalite 3 seferde dinlenilip sıkılınılan şarkıların aksine en az 3 sefer dinledikten sonra değeri anlaşılan şarkılarında yatıyor.


Peki ben bunca şeyi neden mi yazdım? Çünkü Tarkan'ın bu yaz 2 gün olarak planlanıp hayran akını nedeniyle uzatılan açıkhava yaz konserlerinden birisine katıldım ve tek kelimeyle performansından BÜ-YÜ-LEN-DİM!! Tarkan sahnede hem insanın içine sokmak isteyeceği gibi canayakın, sanki ailenizden biri gibiydi hem de şarkı başladığında müziğe kattığı görsellikle şarkıyı damarlarınızda hissetmenizi sağlayan dekorun önünde, devleşen gerçek bir megastar Tarkan vardı. Gece boyunca aklı başında görünen (ben dahil) görünmeyen herkes çığlıklarla Tarkaaaan diye haykırdı.. Orada bulunduğumuz her dakikanın hakkını fazlasıyla verdi ve yine söylüyorum herkesi BÜ-YÜ-LE-Dİ!!


Bunca şeyi yazdım çünkü çok az sanatçının ilk albümümden bir parçayı 7 den 70 e herkes hatırlayıp hep bir ağızdan söyler. Şıkıdım çıkalı 15 sene oluyor ama hala şıkır şıkır oynuyor hep bir ağızdan söylüyoruz, mest oluyoruz. Ve, çok az sanatçı onu sevenlere karşı duyduğu teşekkür ve sevgiyi bu kadar yansıtabilir ve karşılığında çok daha fazla sevgi görür..


P.S: Herkesin ölmeden önce yapılması gerekenler listesine, "en az bir kez Tarkan Konserine gitmek ve 15 yaşındaki aşık kızlar gibi TarkaAaAaAaAaAaNNNN!!!! diye bağırmak" maddesini ekliyorum!!!


:)


Sen Aşkı çiçek böcek güneş bulut sanmışsınnnnn......... :)