Sayfalar

27 Aralık 2010 Pazartesi

Yılbaşı + İndirim Coşkusu :)

Daha önce şu yazımda bahsetmiştim yılbaşı döneminin beni ne kadar heyecanlandırdığını ve bu zamanlar sürekli çarşı pazar gezdiğimi. İşte bu sene bu heyecana bir de çılgın indirimler ekleninceeee, beni tutabilene aşkolsun bu sıralar :) Hem çok sevdiğim ofis kıyafeti alışverişi hem de haftasonu gezintilerim için seçtiğim 'trendy' kıyafet listesi alışverişi delicesine cezbediyor beni. Aslında bir hayli alışveriş de yaptım bu aralar. Ama durun daha ihtiyaçlarım bitmedi kiiii!!! (Bir kadının ihtiyaçları bittiği an kadın olmaktan çıkmış demektir :))

Bazen hani her kadına olur ya, gardrobun kapaklarını açıp karşısına geçip seyrederiz, sonra da 'ayyy hiç bişeyim yok giyecek yaaaa' deriz ve kendimizi buna gerçekten inandırmışızdır :) ben de bu aralar ne kadar alırsam alayım asla doyum noktasına ulaşamıyorum bir türlü. Bu vesileyle de bol bol geziyorum mağazaları. Böyle dönemler için size ufak bir tavsiye veriyim. Herşeyi birarada bulabileceğiniz büyük bir AVM'ye gidecekseniz mutlaka kimsecikler gelmeden sabah erkenden gidin. Ben bu Pazar öyle yaptım ama biraz abartmışım, mağaza çalışanlarının dha AVM'ye yeni geliyordu ben gittiğimde. Siz 10.00' dan önce gitmeyin :)

Kadınların alışveriş dürtüsü her nesilde genleride biraz daha baskın olurken, alışveriş imkanları da aynı ölçüde hatta daha da hızla gelişiyor. Teknoloji insanla ilgili herşeye çare buluyor ya, mağazaları da yoğun iş temposundan alışverişe vakit bulamayan metropol kadınının ayağına getiriyor :) İş kadınları sabah ofislerinde bir yandan anlaşmalı mağazaların indirimli ürünlerini satan 'en son trend' online alışveriş sitelerine bakarken bir yandan da toplantıya hazırlanıyorlar. Bilirsiniz eskiden beri çeşitli ürünlerin satıldığı internet üzerinden alışveriş siteleri vardı ancak bahsettiğim sitelerde birçok pahalı markaya (bir iki sezon önceden kalma da olsa) çok uygun fiyatlarla sahip olmak mümkün olabiliyor.

Gelelim ben görmeden ellemeden giymeden almam diyenlereeee.. Bu aralar birçok firma, yılbaşı amaçlı alışverişe çıkan müşteri kitlesini yaptığı indirimlerle amacından aptırmış durumda. Birkaç istisna dışında çoğu markada %30'lardan %50'lere varan indirimler var. (Mesela şu an için Zara bir istisna ama ona da az kaldı :)) Mango, İpekyol, Beymen Club, PArk Bravo, Twist ve daha birçok kaliteli mağaza indirimlerle coşmuş durumda. Özellikle İpekyolda kumaş ya da kot pantolonlarla istediğiniz tarzda kombinleyebileceğiniz ceketler ve bluzler bulabilirsiniz. Mangoda ise paltolardan trikolara, elbiselerden kot pantolonlara kadar birçok çeşitli üründe indirim var. Alternatif gece kıyafetleri arayanlar için ise Twist'i mutlaka öneriyorum..

Tüm bunların yanı sıra, online satış mağazası bulunan Beymen, Fabrika gibi markaların internetten şatışa özel bir indirim uygulaması var. Bu aradaaaa Mango da online satış kervanına katıldı haberiniz olsun hanımlar!!

Bir gözlem: Şu ana kadar, bu kış en çok karşımıza çıkan ve bana göre uzun süre de gündemde kalacak kalın örgüler fazla karşıma çıkmadı maalesef. E napıcaz o zaman? Tarifi veriyorum : En kalınından iki şiş ve 5 çile yün :)

Şimdilik bu kadar, haftaya yeni indirim haberleriyle gelmek dileyiyle .. Umarım okurken keyif almışsınızdır ..

8 Kasım 2010 Pazartesi

Seviyorum Yılbaşı Hazırlığını!!


Yılın yaz mevsimi kadar sevdiğim ikinci bir zamanı da Aralık ayı!

Neden mi çünkü "Seviyorum Yılbaşı Hazırlığını!!"


Aralıkta günler kısadır. Hava çabuk kararır, iş çıkışı gece gibidir bir de soğuktur üstüne üstlük. İnsanın canı hemen sıcacık evine gidip battaniyelere sarılmak ister. Ama bunların dışında Aralık ayının çok önemli bir özelliği var. O daaa YIlbaşı!!

Ben aslında kış mevsimini hiç sevmem. Tam yaz çocuğuyum. Sonbaharı bile sevmem. Keşke Ağustos bile gelmese hep Temmuz kalsa derim. Ama işin içine Noel babalaaar, kar taneleriii, gramofondan yayılıyor hissi veren eski Noel şarkıları ve bir şömine hayali girdi mi işte o zaman 'Hallelujah'!!! :)

Sokaklara taşmasa ya da enüz evlere girmese de, yılbaşı ruhu biraz biraz alışveriş merkezlerini sarmaya başladı. Çam ağaçları kenarda köşede belki henüz ama çok geçmeden yolları kesmeye başlayacak. Araya giren Kurban Bayramı'ndan sonra :)

İşte bayramdan sonra ben de kendimi yılın en sevdiğim hazırlığına teslim edicem. Ağacımı süslemeye başlicam, alışveriş merkezlerindeki dev ağaçların, geyiklerin çektiği Noel Baba arabasının ve hatta pamuk sakallı Noel Baba'ların keyfini çıkarıcam. Henüz bir yılbaşı planım yok ama onun da çaresine bakıcam tabi ki :)

Şimdilik bu kadar, en çılgın yılbaşı bloglarıyla geri gelicem :)

Çok yakındaaa :)

19 Ekim 2010 Salı

Asmalı'ya neler oluyor!!!


Siz de haftasonu her ne amaçla olursa olsun (dans etmek, eğlenmek için, rakı-balık için, metre kareye karşı cinsten 10 kişi düştüğü için veya sadece herkes oraya gittiği için) arada ya da sık sık Asmalı Mescit'e gidiyor musunuz? Hayır mı? O zaman yalnızca vakit geçirmek için okuyun yazımı. Amaaaaa, cevabınız evet iseeeee, o zaman bir ricam olacak bu yazının sonunda sizlerden.

Eski halindeki tertip, düzen, saygı ve hoşgörüden fazla iz taşımasa da, haftaiçi ayrı haftasonu ise bambaşka dolup taşar Asmalı Mescit. Dar sokaklarına taşmış masalarında rakı-balık yapan da olur, kebap yiyen de, yalnızca içip eğlenen de. Çok saygın, yıllardır aynı kalitede hizmet veren meyhaneleri de vardır, mekanın popülerliğinden nemalanan ve biraz iç dizayn makyajı ve DJ'le işi götüren barları kulüpleri de.

İşte bu noktada insan der ki: Vay beee, sırf "Asmalı" diye buraya bu kadar çok insan geliyor, maliyeti 3 TL olan şeyi 25-30 TL'ye içiyor.. Peki bu mekanlardan ne beklersiniz? Oraya eğlenmeye gelen ve gönüllü şekilde bu parayı veren müşteriye karşı biraz saygı değil mi. Ama maalesef öyle olmuyor. Hangi davranışa maruz kalırsak kalalım popüler mekan ya, herkes oraya gidiyor ya, orda çok kız/erkek oluyor ya, "Asmalıdaydım yaaa" demenin havası başka oluyor ya, işte bu nedenlerden dolayı gitmeye devam ediyoruz. İnsanı ya lafla ya da gerçekten el kolla dövmeden göndermeyen mekanlara prim üstüne prim yaptırıyoruz.

Bunları yazdım çünkü sizlerle bu haftasonu Sofyalı sokaktaki Faces adlı mekanda maruz kaldığımız davranışı paylaşmak istedim. Yazmadan önce de araştırdım, birkaç tane blog ve internet sitesinde yine benzeri şikayetlerle yazı yazmış insanlara rastladım. Bu arada mekanın çok uzun bir geçmişi de yok, bu senenin başı gibi açılmıştı.

Cumartesi akşamı 2 arkadaşımızı beklemek üzere 2 kişi bu mekana girdik. Saat 22:00 civarıydı. Bir garson gelip saat 22:30 da masaların kaldırılacağına dair bilgi verdi, biz de tamam dedik. Saat 22:30 olduğunda masalar henüz kalkmamıştı ki, 2 arkadaşımız geldi. Arkadaşlarımız geldikten sonra sandalye eksiğimiz olduğu için sandalye istedik ancak masalar kalkacak gerekçesi ile garson arkadaşlarımıza "Siz de koltuğa oturun sandalye yok" dedi. (masa etrafında 2 sandalye ve karşısında duvara yapışık bir koltuk düşünün). Bir süre sonra sandalye geldi neyse ki. Saat 23:00'e doğru sandalyeler kaldırıldı, masaların boyu uzadı desk oldu ve mekanın tüm duvarı boyunca devam eden bitişik koltuk üzerindeki minderler kaldırıldı. Hiçbir itirazımız yoktu çünkü mekan belli bir saatten sonra kulüp oluyordu. Biz de bir süre sonra zaten çıkacaktık.

Biliyorsunuz ki artık mekanlarda sigara içilmiyor haliyle herkes dışarı çıkıp sigara içiyor. Havanın da serin olmasından dolayı montunuzu alıp çıkıyorsunuz dışarı. Biz de montlarımızı minderi kaldırılmış koltuğun üzerine, hemen masamızın dibine koymuştuk. Kısa bir süre sonra tam olarak ne ile görevli olduğunu anlamadığım bıyıklı, küpeli bir çalışan gelip "GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİ YARATIYOR" gerekçesiyle montları vestiyere vermemiz gerektiğini söyledi. Ancak o kalabalıkta vestiyere mont vermek ve her sigara içmeye çıkışta gidip geri istemek pek pratik değildi. Biz de montları güzelce katlayıp üst üste koyduk koltuğun en köşesine duvar dibine. Aynı çalışan bu sefer hiç de kibar olmayan, hatta hakaretvari bir tavırla:

- Ben size az önce ne dedim?? Bu montları buraya koymayın demedim mi?" diye çıkıştı.

Arkadaşım kendisine tamam hadi abicim kaldırıcaz derken (ki masaların altında asacak bir çengel olsaydı oaraya da asabilirdik montları)

- "Benle böyle konuşamazsın. Ne öyle tamam hadi filan ne biçim konuşuyosun sen!!" demeye başladı. Bir sonraki cümlesi ise;

- "İki dakika içinde çıkmış olun buradan yoksa ben gelip çıkarmayı bilirim!" oldu.

Bu terbiyesiz tavıra karşı orada kendi terbiyemizden ötürü (ve mekanda bu çalışanın arkasında toplanacak on kişi daha olduğundan) cevap vermeden ayrıldık oradan.

bu olayın üzerine şunu farkettim: İstanbul artık gerçekten yaşanacak bir yer olmaktan çıkıyor. Artık kaliteli olduğu düşünülen mekanlara semtlere de insana değer vermeyen işletmeler hakim oluyor. Etrafı kraldan çok kralcılar sarıyor, kimin parasıyla ya da gücüyle kime tafra yaptığını bilmeyen kabadayılar huzur kaçırıyor.

Şimdi en başta bana kimler evet demişti? Kimler gidiyordu Asmalı'ya? İşte onlardan ricam: Eğer müşteri olarak doğru düzgün muamele görmek istiyorsanız, değer bilmeyen, insana saygı duymayan mekanlara nereden para kazandıklarını, nasıl ayakta durduklarını kimin parası sayesinde maaş aldıklarını gösterin!!

Ben yıllardır kötü muamele grdüğüm mekana gitmiyorum ve listem İstanbul'a geldiğimden beri gün geçtikçe kabarıyor!!

8 Ekim 2010 Cuma

3 Ekimde bitti.. Keşke hep olsa :(

6 Ağustos’tan 3 Ekim’e kadar 3 ay boyunca Pera Müzesi’nde Japonlar vardı. Evet evet japonlar.. ve hayata bakış açıları..

Dedim ki sergiye girdiğimde : İyi ki de gelmişim!!


Bizi sıcacık bir “Hoş geldiniz” ile karşılayan müze çalışanları dooooğruca beşinci kata çıkmamızı söylediler. Biz de asansöre atlayıp bastık beşinci kat düğmesine. Sonra asansörün kapıları açıldı ve ben "Gerçekten!!" harikalar diyarına adım attım. Artık Japonlarla aynı dünyada yaşamadığımıza eminim. Onlar farklı bir evrende yaşıyor! Atmosfer büyüleyici ve asırlarca düşünsem aklıma gelmez dediğiniz şeyler orada gerçek olmuş, hayatın parçası olmuş, hatta oyuncak olmuş :)

Kata ayak bastığımızda, gelen sesler doğrultusunda sol taraftan başlayalım dedik.. Dikiş makinesi sesi animasyonlu askılar üzerinde asılı t-shirtler ilk ilgimizi çeken şeydi. Neden mi ordaydılar? Çünkü yandaki bilgisayarda, üzerine işlenecek olan desenin kriptosunu kendiniz yazıyorsunuz!! Sonra bu kriptoyu işin mucidine gönderdiğinizde o da size baskısı işlenmiş olarak t-shirt’ünüzü gönderiyor. Arkasında da Sizin şekiller için yazdığınız kriptolar var... Bunun için bir twitter hesabı bile var, ilgilenenlerle paylaşırım :) Alın bir de fotograf :)






Diğer ilgimizi çeken ve benim uzuuun uzun video’ya aldığım yapıtlar ise benim koyduğum ismiyle “geleceğin fondüsü” ve “müzisyen bilyeler”di. Benim fondüye benzettiğim şey, çok ilginç bir maddenin koni şeklinde plastik görünümlü bir parça üzerine tutunup dikene benzer şekillerle koniyi sarması ve sonra tekrar erimesi şeklinde hareket ediyor. Müzisyen bilyeler ise, bir elin cam küreye dokunmasıyla, pıtır pıtır düşmeye başlayıp, çarptıkları zeminden çıkan muhteşem seslerin ahengiyle insanı çocukluğuna götüren melodiler çalıyor.

Fondüye de bir göz atalım :)




Sağ tarafa geçtiğimizde duvardaki ağaç yansıması büyüledi beni. Önce turuncu, sonra mavi ve yeşil çiçekler açtırdım ağaca, kelebeklerin gezintisini izledim dalların arasında..

Çiçekleri açırmak için küçük kağıt parçalarına sıkılan parfümleri koku sensörlerine tutmak yeterliydi. Keşke gerçek hayatta da böyle olsa...




Sergide daha nice görülecek şey vardı. Bunların en başında da mikser cihazları olmaksızın istediğiniz gibi müzik yapabileceğiniz ufak cihazlardı. Bir alt kattaki nintendo oyunları da meraklılarının ilgisine boğulmuştu :)

Her ne kadar özetlemek istesem de, gördüklerim bir bloga sığabilecek gibi değil, eserler anlatılacak gibi değil... Bu festivalin bu sene 14.yılıydı ve şanslı şehir İstanbul’du. Bundan sonra nerede yapılır bilemiyorum ama festivali takip edip, yapılacağı ülkeye gitmeye değer diyebilirim...

Geziden çıkardığım sonuç: Keşke tüm dünya Japonların gözüyle bir kez daha tasarlansa...

27 Eylül 2010 Pazartesi

Pazar sendromumu mutfakta atlattım..


Bugün Pazar. Haftanın birkaç günü bizi idare edecek kadar yemek pişirmek için mutfakta tencerelerimin başına geçtim... Yemek yapmak oldum olası zevk aldığım birşey ve bu konuda gerçekten başarılıyım (Ben demiyorum, yiyenlerin takdiri :)) Yeni evliler de dinlesin siz de kocanıza muhteşem bir menü yapabilirsiniz!!


Bu haftanın ana menüsü belli. Geçen alışverişte iki kişilik parça et almıştım. Şimdi elimdeki et bir rivayete göre Bonfile olabilir ya da belki Antrikot ya da Fileto ?!?! Neyse etten hiç anlamadığım anlaşıldı ama siz Bonfile gibi düşünün.


Eskiden annem düdüklüde çok güzel et pişirirdi.. domates soslu.. ondan yapmaya karar verdim. Aldım etleri, haşlamaya başladım. Haşladım çünkü düdüklü tencerem olmadığı için başka türlü pişmeyebilir. Dedim ki bir de kendi kendime 'bunun suyuna da çorba yaparım'. Neyse aldım arpacık soğanlarını soydum bir güzel, sonra da attım tek parça halinde tencereye, biraz yağda soteledim. Tabi gözlerimden akan yaşlar sel oldu soğanları soyarken. Sonra biraz salçayı suda eritip domates sosla da karıştırıp koydum soğanların üzerine (İsteyenlere yemeklerin tarifini ayrıntılı olarak veririm :))


Buraya kadar sorun yok. Peki çorba?? Onun için de soğan lazım. Bu sefer bir büyük soğanı soyup doğradım minicik minicik. Değişik bir Ezogelin çorba için. Bunları yaparken dedim ki patatesler bozulacak, bari onlardan da püre yapayım etin yanına. Ama salçalı soğanlı püre. Yani patatesli börek içine yapılan iç gibi. Haydaaa bir de bunun için gereksin mi soğan! Al bakalım soğanı doğra tekradan salya sümük. Onu da yaptıktan sonra salataya soğan koymaya mecalim kalmadı artık. Halbuki bu yemekleri önceden planlasaydım, 3 tane soğanı robotta doğrayıp bi seferde kurtulsaydım hem yarım saat kazanacaktım hem de gözlerim yanmayacaktı.


Şimdi asıl önemli noktaya geldik :) Bugün öğrendiğim üç önemli mutfak püf noktası.. (Belki benden başka herkes biliyordur ama olsun :)) Birincisi, etler haşlanırken asssla tuz koyma!! Daha önce yaptığımda etlerin neden sert olduğunu bugün anladım :) Haşladıktan sonra, etleri sosla pişirirken bitmeye yakın atmak gerekiyormuş tuzu.


İkinci önemli bilgi, bakliyatı pirinç gibi sıcak suda tutmamak gerekiyor. Soğuk suda yıkayıp haşlamak ya da yıkadıktan sonra direk yemeğe koymak gerek. Bu bilgiyi de sevgili anneciğim, Nur'cuğumdan öğrendim :) Dediğine göre kaynar suda bekletince bakliyatın haşlanması gecikirmiş...


Son olarak da, tane karabiber et yemeklerine konduğunda hem acılığı gidiyor hem de muhteşem bir lezzet katıyor..


Eveeet sevgülü hanumlaaa, bu mutfak seansı burda bitti. Bugünkü yemek gerçekten en iyi et yemeği performansımdı (hatta en iyi menü performansım). Hem yemekler çok güzel oldu hem de Pazar günü sendromumdan sevdiğim birşeylerle uğraşarak kurtulmuş oldum..


Blogumda da hem performansımı paylaşmak hem de edindiğim püf noktalarını aktarmak istedim. Herkese afiyet olsun :)

20 Eylül 2010 Pazartesi

Veee tüm mekanlar harikalar diyarına dönüşmüştü!!


16 Eylül akşamı İstanbul, ülkemizde ilk defa gerçekleştirilen bir organizasyona ev sahipliği yaptı. Vogue dergisi tarafından global çapta düzenlenen Fashion's Night Out 2010 İstanbul'da 3 yerde birden modayla uzaktan yakından ilişkisi olan, birbirinden farklı değişik kitleleri biraraya getirdi. Ben İstinye Park'taki organizasyona katıldım ancak Bağdat Caddesi ve Nişantaşı'nı da izlemeye çalıştım. O taraflara gidenlerin izlenimleri de benim İstinye Park'ta gördüğümden farklı değildi.
Bugün hevesle gazeteleri açtığımda ise İstanbul Fashion's Night Out'un beklediğim yoğunlukta bir ilgiyle karşılanmamış olduğunu gördüm. Oysa ki katılım gerçekten yüksekti. Bu organizasyonu bir alışveriş çılgını olarak ya da çoğumuzun maaşından daha fazla para eden ayakkabı tasarımlardan bahsederek geçirmek için yazmıyorum. Bu meseleye eğilmemin iki nedeni var. Bunları aşağıda ayrı ayrı açıklamak istiyorum..

Bu konuyu yazdım çünkü bu tür organizasyonların ülke ekonomisine katkıda bulunacağını düşünüyorum. Dün katıldığım organizasyon gerçekten dünya standartlarında bir organizasyondu. Vogue dergisinin Milano'da yaptığı organizasyonun (tasarımcıların katılımı haricinde) neredeyse aynısını gerçekleştirmeyi başarmış bir organizasyon.. Çok fazla indirim olmasa da, çoğu kişi gündelik hayatında girmediği, ürünlerini görmediği mağazalara girme, tasarımları inceleme hatta üzerinde deneme fırsatı buldu. Hatta bunu izzet, ikram ve müthiş renkli bir ortam içerisinde gerçekleştirebildi. Bir kot deneyip ayna karşısında bakmak yerine kameralar karşısında podyumda yürüdü. İstediği kıyafetle Vogue dergisinin kapağı için poz verdi (bu fotğraflar Vogue dergisi Facebook'unda yayınlanacak) ya da dışarıda kurulmuş olan dev ekranlarda, podyumda yürür gibi geçtiği beyaz koridor içerisinde kendisini seyretme (hatta seyrettirme) şansını yakaladı. Bazıları çok merak ettiği ünlüleri canlı canlı gördü, bazıları da gerçekten alışverişin tadını çıkardı. Tüm mağazalarda çeşitli etkinlikler vardı. Piyano resitalinden DJ gösterisine, dans performanslarına kadar.. Orası sanki hergün seyrettiğimiz televizyonun ekranı değil içi gibiydi.

Ama gelin görün ki, herkesin en kolay eriştiği gazete eklerinde, konuyla ilgili yazarların köşelerinde hakettiği ilgi ve övgüyü bulamadı. Ya da oranizasyonun bitişinden 2 gün sonra yayınlanan haftasonu eklerinin birkaçında yer bulabildi. Belki de gazeteciler artık yorumu, bu işe baş koyan ve gerçekten bazısı çok başarılı olan moda bloggerlarının detaylı ve kapsamlı yayınlarına bıraktı.. Bayrağı bloggerlara teslim etti.. Ancak bloglar yalnızca ilgili kişiler tarafından özellikle konu ile ilgili birşeyler okumak için bilinçli olarak girilen siteler. Haliyle modayı tasarımcıların ve pahalı dükkanların tekelinden çıkarıp sokaktaki vatandaşla tanşırmak isteyen bu organiasyon da yine sadece ilgilenenlere hizmet veren moda bloglarıyla ve moda siteleriye sınırlı kaldı. Oysa ki ben bu tarz organizasyonların tekrarlanması ve daha da çok katılımcıya ulaşabilmesi, hatta turist çekebilmesi, İstanbul'un insanların alışveriş için yurtdışına çıkmaya gerek duymadığı bir merkez olabilmesi için çaba sarfedilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tabii bilinçsiz alışveriş yapan bir toplum yaratarak değil, aksine, insanlara modayı ve markaları tanıtıp daha da bilinçlenmelerini sağlayarak..

İkinci tartışılmasını beklediğim konu ise işin sosyal boyutu. Sanırım bu organizasyonda sosyologların bile ilgisini çekecek, ülkeyle ilgili ufuklarını genişletecek manzaralar vardı. Öncelikle şunu söylemeliyim ki (sadece 27 yaşında olmama ve 10 sene öncesinde onlarla aynı yaşta olmama rağmen) hollywood "celebritiy" leri yani ünüleri aasında moda olan ne varsa ülkemizde 14 yaşındaki kızlar ve oğlanlar tarafından uygulanıyor. Ben sosyolog değilim bu nedenle, kalkıp da "küçük sırlar" gibi dizileri sosyoekonomik açıdan değelendirecek de değilim (tabi kendime ait görüşlerim var ama bana kalsın :)). Ancak dün gördüğüm kadarıyla ortalıkta 14-15 yaşında bir sürü Ayşegül, Çetin, Merve vardı. Bir yandan İstinye Park'a gelmek için bindiğim taksinin şoförünün dramı, diğer tarafta o taksicinin bir aylık kazancından fazlasını bir çantaya veren ortaokullu kızlar.

Türkiye mi bölünüyor?? İstanbul mu?? İnsanlar zaten ekonomik zeminde bu kadar ayrışmışken hangi bölünmeden bahsediyoruz acaba??

2 Eylül 2010 Perşembe

TarkaAaAaAaAaAaNNNN!!!!

Başlıktan da anlaşılacağı üzere, bu post Türkiye'nin yetiştirip dünya starları arasına kattığı bir tanecik MEGAstar Tarkan ile ilgili :)


Müzik piyasasına ilk adım attığında tüm çocuklar ve yeni yetme genç kızlar tarafından bağırlara basılıp, ebeveynler tarafından "ayy bu ne ayol ne sinir çocuk" yorumlarına maruz kalan Tarkanla benim de ilk tanışmam, ilkokul 3.sınıfta olduğum döneme denk geliyor.. O zamana kadar da sevdiğim şarkıcılar mutlaka olmuştur ama onunla tanışmam bambaşkaydı. Onu televizyonda gördüğüm anda büyülenmiştim (daha o yaşta:)). Annemin eteklerine yapışıp "anne noooolur, nolur alalım anneeeee" diye diye anneme kasetini aldırtıp şimdi hatırlayamadığım kadar uzuuuuun bir süre boyunca şarkılarını mırıldanmıştım. 1992 yılının Aralık ayında çıkan "Yine Sensiz" albümü, 1 milyon kişiyle birlikte benim de dilime pelesenk olmuştu. Öyle ki artık "Zeyneeeeep!" diye seslenildiğinde "Aslaaaaağğğğ, asla vazgeçemem senden aslağğğğ" diye yanıt verir olmuştum. Sonra 1994'te Dön Bebeğim, Kış Güneşi, Unutmamalı ve adını sayamadığım hepsi birbirinden güzel 13 hit şarkının olduğu "Aacayipsin" albümüyle Tarkan sevenlerine seven, hayranlarına hayran ekledi.


O dönem hatırlıyorum da benim için Tarkan'ın albüm kapağını silmek dişimi fırçalamak, okula gitmek gibi hayatımın bir parçası olmuştu. Kasetini de bir an olsun yanımdan ayırmazdım. Biz çocukken öyle ipodmuş, görüntülü mp3 çalarmış,telefonmuş filan yoktu. Yanında mı istiyosun kardeşim ya albüm kapağını taşıyacaksın ya da resimini kesip gazeteden cüdanına koyacaksın! Bu arada gazete demişken, gazeteler o zamanlar dev boy poster verirdi (aman yarabbi teyze gibi hissediyorum kendimi sanki 1950'lerden bahsediyorum!) Ben de gazete ve dergilerden çıkan posterlerinden en beğendiğim küçük posterini başucuma, kendi boyuyla birebir dev posterini de yatağımın ayakucuna asmıştım. Kaset kapağı gibi arada onları da silerdim :)

Türkiye'de 2, Avrupa'da ise 1 milyon satan "Şıkıdım" dinlenmeye devam ederken 1997 yılında "Ölürüm sana" geldi.. Herkes benim kadar beğenmiş olacak ki, 4,5 milyon sattı. Bu arada geçen süreç içerisinde annemi bile hayran kitlesine kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Yaşasaydı eminim anneannem hatta dedem bile hayran olurdu (hele de Müzeyyen Senar'la düet yaptığı Benzemez Kimse Sana eserinin de olduğu Türk Sanat Müziği parçalarından sonra :)) Babamı da "Unut Beni" adlı şarkısıyla yakasından kavrayıvemiştir..



4 senelik aradan sonra, 2001 yılına geldiğimizde artık kaset kapaklarını silmeyen, müzik tarzını da oldukça değiştirmiş, Tarkandan asla vazgeçmese de önce kendini metal ve rock, sonra da caz müziğe kaptırmış taze bir lise mezunu olan ben, "Karma" albümü ile birlikte yeniden CD playerımda Tarkanla, kovboy çizmelerimi toprağa vurup tozuta tozuta "Kuzu Kuzu" dolanmaya başladım :) O yaz, Tarkan'ın karavan camından sarkıp elma yediği klibini izlicem diye arkadaşlarımı "yae tamam yaee geliorum iki dakka daha bekleyin yaee" diyerek defalarca ekmişliğim olabilir, mümkündür.. Bu albümünden de milli takıma marş olmuş şarkısı Taş, Sen başkasın, Nazan Öncel imzalı Hüp, Yandım gibi insanı mest eden hit şarkılar çıktı.



Veee Tarkan dur durak bilmiyordu sayın seyircileeeerrrr! 2003 yılında yaza damgasını vuran "Dudu" albümü, 1997 yılında kendi kurduğu prodüksiyon şirketi Hitt Production tarafından çıkarıldı. Dudu albümünü, 2006 Nisan'da İngilizce albüm "Come Closer" izledi. Veee çok geçmeden, 2007 Aralık 'ta, bambaşka bir imajla (kısacık saçları ve takım elbisesiyle) Tarkan Metamorfoz albümüyle karşımızdaydı. Bana uzuuuun mu uzun gelen 3 sene aradan sonra ise Temmuz 2010'da "Sevdanın Son Vuruşu" adlı muhteşem albümü ile yine sadece yeni yetme genç kızları değil onların annelerini ve anneannelerini de kapsayan 3 kuşağı kendine hayran bıraktığını düşünüyorum. Çünkü onun müziğindeki kalite 3 seferde dinlenilip sıkılınılan şarkıların aksine en az 3 sefer dinledikten sonra değeri anlaşılan şarkılarında yatıyor.


Peki ben bunca şeyi neden mi yazdım? Çünkü Tarkan'ın bu yaz 2 gün olarak planlanıp hayran akını nedeniyle uzatılan açıkhava yaz konserlerinden birisine katıldım ve tek kelimeyle performansından BÜ-YÜ-LEN-DİM!! Tarkan sahnede hem insanın içine sokmak isteyeceği gibi canayakın, sanki ailenizden biri gibiydi hem de şarkı başladığında müziğe kattığı görsellikle şarkıyı damarlarınızda hissetmenizi sağlayan dekorun önünde, devleşen gerçek bir megastar Tarkan vardı. Gece boyunca aklı başında görünen (ben dahil) görünmeyen herkes çığlıklarla Tarkaaaan diye haykırdı.. Orada bulunduğumuz her dakikanın hakkını fazlasıyla verdi ve yine söylüyorum herkesi BÜ-YÜ-LE-Dİ!!


Bunca şeyi yazdım çünkü çok az sanatçının ilk albümümden bir parçayı 7 den 70 e herkes hatırlayıp hep bir ağızdan söyler. Şıkıdım çıkalı 15 sene oluyor ama hala şıkır şıkır oynuyor hep bir ağızdan söylüyoruz, mest oluyoruz. Ve, çok az sanatçı onu sevenlere karşı duyduğu teşekkür ve sevgiyi bu kadar yansıtabilir ve karşılığında çok daha fazla sevgi görür..


P.S: Herkesin ölmeden önce yapılması gerekenler listesine, "en az bir kez Tarkan Konserine gitmek ve 15 yaşındaki aşık kızlar gibi TarkaAaAaAaAaAaNNNN!!!! diye bağırmak" maddesini ekliyorum!!!


:)


Sen Aşkı çiçek böcek güneş bulut sanmışsınnnnn......... :)

31 Ağustos 2010 Salı

Nice mutlu yıllara...

Karşınızdaki kişiye hayatınızdaki en değerli kişi olduğunu ve dünyanın onun etrafında döndüğünü hissettirmeyi sever misiniz? Ben bayılırım.. Özel bir günde bir plan yapıyorsam, zamanı durdurur ve tüm vaktimi (ve beynimi) yaptığım organizasyonlara ayırırım. Tabii ki alınacak ya da yapılacak hediyenin ne olacağına karar verme süreci aslında haftalar öncesinden başlar. Herhalde özel günler dediğimde doğumgünü, yıldönümü, baby sower gibi günlerden bahsettiğim anlaşılmıştır (düğün dernek değil kastettiğim :)) Düğün organize etmedim henüz ama ettiğimde daha erken başlayacağım :)

Benim gibi insanlar mutlaka vardır. Ben, bana hediye verilmesinden çok, karşımdaki kişiye hediye almaktan hoşlanırım. Ama çoğunlukla aldığım bir hediyeyi paketleyip pat diye vermem. Ben hediyeleri kendim tasarlamayı veya en azından hazır aldığım bir hediyeye hareket katmayı çok seviyorum. Kendi hazırladıklarımı da daha sonradan sergilemeyi planlıyorum ama şimdilik ilham aldığım sitelerden birinin adresini vermek istedim.

Sitenin adresi http://www.etsy.com/.

Kendi kendinize yapabileceğiniz çeşitli hediyeler için ilginç fikirler veriyor. Hatta insan bunun da ötesinde oradakilerden ilham alarak bambaşka hediyeler de tasarlayarak gönüllerin hediye birincisi seçilebiliyor :) Şimdi sen buradan ne buldun da yaptın diyeceksiniz belki. Bana lamba ve yastık konusunda süper fikirler verdi ama bunları hazırlayacak vakte sahip değildim maalesef.. Ama ben de boş durmadım tabii ki. Geçen hafta yaptığım bir doğum günü organizasyonunda, önce güzel bir meyve buketi ile açılışı yaptım (öğle yemeğinin üstüne), sonra deniz kıyısında (süper bir masa ayarlamışlardı çok teşekkürler House Cafe :)) güzel bir akşam yemeğiiiii ve sipariş edilen pastanın gelmesiyle gece güzel bir şekilde tamamlandı.
Son dakikaya kadar hâlâ asıl hediye (manşetli bir gömlek ve kravattan oluşan takım) ortaya çıkmamıştı. Ama ben onu da ayarlamıştım tabi ki :) Evden çıkarken salondaki sehpanın üstünde kuzu kuzu bizi beklemişlerdi bütün gece. Üzerindeki, bir arkadaşımın düğün davetiyesinden esinlendiğim kocaman fiyonk çözülerek açılan özel kartıyla beraber tabi ki :) Gecenin finalini de karanlıkta sessizce parti bitip açılmayı bekleyen hediyelerin sahibinie kavuşması ile yaptık ve “şimdiye kadar geçen en güzel doğumgünümdü” cümlesi de benim hediyem oldu..
P.S: Kişiye özel tasarlanan kol düğmeleri de gelecek sezonun özel günlerine hediye olmaktan kurtulamayacak ama yanına bir iki de arkadaş bulmak gerek :)

24 Ağustos 2010 Salı

Polyvore.. bir dünya tasarım..



Yoksa siz hala denemediniz mi!! Polyvore ile kıyafetleri ya da renkleri üzerinizde denemek zorunda kalmaksızın kombinleyip nasıl göründüklerini test etmeden giy çıkar giy çıkar paralanıyor musunuz :o O zaman size 1 milyar kişiyle paylaştığım bir sır veriyorum.. Ben hangi kıyafetlerim neyle kombinlediğimde daha güzel durur ya da hangi elbise nasıl bir ayakkabıyla daha şık durur gibi hayati önem taşıyan sorunları evden çıkmadan (koca topuklularla mağaza mağaza dolaşmadan: ) çözüyorum. Ayrıca sadece kıyafet kombinlemek değil ünlü tasarımcıların yeni tasarımlarını keşfetmek, onları değişik parçalarla bir araya getirmek, şanslıysanız (mağaza Türkiye'ye satış yapıyorsa) güzel parçaları satın almak, can sıkıntısına birebir setler tasarlamak ve hatta varolan ilginç resim ve fotoğraflardan sürrealist çizimler yapmak gibi çok eğlenceli şeyler yapılabiliyor. Yalnız ben bazen farketmeden saatlerimi geçirebiliyorum amman dikkat :)

Bu aralar bir sürü doğumgünü, evlilik, aile ziyareti vs. olduğundan, kafam tamamen kime ne alsam nasıl versem konseptiyle dolu (hediyenin kendisinden kutusuna ve sunumuna kadar). Verirken de çok heyecanlanırım ben bir de :)

Ne alacağım konusunda her zaman çok zor karar versem de, aldıktan sonra sunma konusunda hiç zorlanmıyorum aslında. Çünkü kutuya küçük çikolatalar koymak, hediye olarak tek başına verilemeyecek ama hediyeye ek olabilecek ufak süprizlerle hareketlendirmek ve bir de güzel bir kart hazırlamak (God bless Polyvore :)) hem kolay hem de eğlenceli.

Bu kadar anlattıktan sonra şimdi bir doğumgünü kartı hazırlamam gerek değil mi :) İş başınaaaa..

10 Ağustos 2010 Salı

Blog da nereden çıktı..

Bloga başlarken insanlar ne yazar bilemiyorum. Ben de ilk yazım için gerçekten çok düşündüm nasıl başlasam diye.. Aslında yazma amacım belli. Ama nasıl başlayacağımı bilemedim. Ben de doğumumdan itibaren kendimi anlatmaya karar verdim :P Yok kimse korkmasın kısa kesip konuya giricem :) Kendime sadece birkaç cümle ayırıyorum..

Kendimle ilgili ilk aklıma gelen: bütün hayatım boyunca hep olduğundan en az beş yaş küçük gösteren birisi olmam :) İlkokul yılları zor oldu benim için. Hatta beşinci sınıftayken "okula gidiyo musun bakiim sen hıı aman da aman!!" diyen teyze ve amcalar tarafından psikolojik işkenceye bile maruz kalmışımdır :) Bugüne kadar yaşımla ilgili başıma gelenleri anlatmaya kalksam, ayrı bir blog konusu olur:) Neyse artık 27 yaşındayım ve ne kadar küçük gösterirsem göstereyim minimum "üniversiteye mi gidiosun?" yorumu alıyorum :)

Gelelim blogumun konusunaaaa...
Küçücük bir kız çocuğu olduğum dönemden itibaren kurduğum hayallerim 26 yaşıma geldiğimde gerçekleşti. Küçükken bi film izlemiştim; birkaç tane kadın vardı ve bunların insanüstü güçleri vardı. Kadınlardan birisi aşk-meşk konularında pek bi seçiciydi biraz da talihsizdi galiba doğru hatırlıyorsam. O nedenle bir gün öyle bir dilek diledi ki, onu hiç üzmeyecek ve hep mutlu edecek olan hayatının aşkını bulduğunda, o adamın gerçekten "O" olduğunu anlayabilmek için , bu adamın bir gözü yeşil, bir gözü ise mavi olmalıydı. Tabii ki herkesin tahmin ettiği gibi (off tabii ki o filmde öyle bi adam geldi kızı buldu dediğinizi duyar gibiyim) kız öyle bir adamla karşılaştı ve evlenip çoluk çocuğa karıştılaaaar..

Ben de yaşımın küçüklüğünden olacak buna benzer bir dilek diledim gerçekten (şimdi tam olarak atırlamıyorum kim bilir nasıl bi adam diledim :S) Neyse işte ben hep böyle bir aşkın hayalini kurdum. Sonra bir anda ne oldusa oldu ve sırf değişiklik isteğiyle, işimi bırakıp yaşadığım şehri değiştirip tüm hayatımı kaldırıp atıp yeni bir başlangıç yaptım. Meğersem hayallerimin peşinden kalkıp gitmişim (bunu sonra farkettim tabi :)) Yeni şehrimde, çok kısa bir süre sonra gerçekten hayal ettiğim gibi bi adamla tanışım (iki gözü de kahverengi ama olsun farklı renkler zaten benim hayalim değildi..) Gel zaman git zaman ben bu adamla gezer tozarken ve etrafımdakilere haayyy yok ben daha tanımıyorum aman yok ben biraz denerim bakarım vay biz daha birbirimizi tanımaya çalışıyoruz derken kendimi bulutların üzerinde buluverdiiiiim :)

İlk başta herhangi bir amaçla yapmamıştım ama (olur ya hani içime doğmuş gibi) biz daha beraber bile değilken, birlikte yaptığımız şeylere ait bilgi, belge, döküman evrak dilekçe :PP vs. ( yani sinema biletlerini:)) saklamaya başladım. Sonra nereye gittiysek mekanın kartını alıp bir deftere günlük gibi yapıştırdım. Altına da neler yaptığımızı bir iki cümleyle özetledim. Araya fotoğraflar kurumuş çiçekler bile ekledim (kızların doğasında var bu ayrıntıcılık sanırım :)) Sonra aylar geçti bi baktım ki defterin yarısı 8 katı kalınlığına çıkmış, defterden başka herşeye benziyo.. Ama onca emek var o defterde yapıcak bişi yok :) İlk başlarda böyle bir niyetim yoktu, sonradan farkettim ki bundan çok güzel bir birinci yıl hediyesi olur :) 29 Ekim'de (1.yıl dönümü) kendisine 1 yılımızın özeti olarak sunacağım bu nadide parçayı.. (Keşke yazının başlığını yeni başlayan çiftlere hediye önerileri koysaydım)

Peki bunca gevezeliğin nedeni ne hııı?!? diyenler varsa, söyliyim artık.. Bende nereye gittiğim ve neler yaptığıma dair kayıt tutmak bağımlılık oldu :) Burası da benim yeni defterim :) sadece gittiğim yerleri değil yaptığım yemekleri, çektiğim fotoğrafları, yaptığım altiviteleri vs. artık aklıma ne gelirse paylaşacağım defterim .. Yaşam paylaştıkça artar :P (bööö hiç alakası yok) sırf zevk olsun diye yazıyorum çok da eğlendim bu satırları yazarken :)